
Bir aile albümünü açtığımızda zamanın ne kadar hızlı geçtiğini anlarız. Artık aramızda olmayan sevdiklerimiz, değişen sokaklar, çocukluğumuzun evleri bir fotoğrafın içinden yeniden hayatımıza girer. Seslerini duyamayız ama yüzlerine bakınca söylediklerini hatırlarız. Fotoğrafın asıl gücü, belki de bu sessiz karşılaşmada saklıdır.
Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük fotoğraf ustalarından merhum Ara Güler’in “Bir gün her şey fotoğraflarda kalacak” sözü, bu yüzden insanın içine işler. Geriye fotoğraflar kaldığında, onların içinde bir ömrün, bir şehrin, hatta bir ülkenin hikâyesini buluruz.
Ara Güler’in İstanbul fotoğraflarına ya da hemşerim ve dostum Coşkun Aral’ın Siirt’te ve dünyanın dört bir yanındaki savaş ve çatışma bölgelerinde çektiği karelere bakarken bunu hissederim. Bir sokak, bir iskele, bir işçi, bir asker, bir anıt, bir doğa harikası, bir balıkçı… Her kare, bir hayatın veya bir dönemin unutulabilecek ayrıntılarını hafızamıza yerleştirir. Fotoğrafçının dikkati sayesinde bazen sıradan bir an, bazen de insanlığın yaşadığı büyük bir acı, tarihin silinmez bir kaydına dönüşür.
Ara Güler’in bize bıraktığı mirasın büyüklüğü de buradadır: İstanbul’un insanını, emeğini ve yaşama biçimini geleceğe taşımıştır. Coşkun Aral’ın objektifi ise doğduğu topraklardan dünyanın çatışma bölgelerine uzanırken, insanın hem gündelik hayatına hem de en zor anlardaki hâllerine tanıklık eder.
Rauf Denktaş’ın fotoğraf tutkusu
Gençlik yıllarımda New York’ta öğrenciyken, KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı rahmetli Rauf Denktaş’ın fotoğraf sergisinin organizasyonunda görev almıştım. O günlerde fotoğrafın, bir milletin bağımsızlık mücadelesini dünyaya anlatmakta ne kadar önemli bir rol üstlenebildiğini görmek beni derinden etkilemişti.
Yıllar sonra, New York’ta geçirdiği bypass ameliyatının ardından kendisini ziyaret etme imkânı bulduk. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla, dönemin Dışişleri Bakanı, her zaman rahmetle andığım Büyükelçi Yaşar Yakış ile birlikte ziyaretine gitmiştik. Denktaş’ın hasta yatağında bile elindeki küçük fotoğraf makinesiyle anı yakalama çabasını hayret ve hayranlıkla izlemiştim. Fotoğraf tutkusu, o zor günlerinde de hayatla kurduğu bağın bir parçasıydı.
Güzellik algıları ve fotoğraf sanatı
24 Ekim’de Karaköy Palas’ta katıldığım KADEM Sanat’ın “Güzellik Algıları” Fotoğraf Yarışması Ödül Töreni, fotoğrafın bu gücü üzerine yeniden düşünmeme vesile oldu. KADEM’in bu yıl yedincisini düzenlediği Uluslararası Kadın ve Adalet Zirvesi’nin “Kurgulanmış Güzellik” teması çerçevesinde gerçekleştirilen yarışma, son derece yerinde bir meseleyi sanatın gündemine taşıyordu.
Dijital çağda insan yüzü giderek üzerinde sürekli düzeltme yapılması beklenen bir görüntüye dönüşüyor. Filtreler yaşın izlerini siliyor; reklamlar ve ekranlar, özellikle kadınlara nasıl görünmeleri gerektiğini söylüyor. Bu kadar çok görüntünün arasında, insanın kendi yüzüyle barışık kalabilmesi bile bir mücadeleye dönüşebiliyor.
Oysa bir yüzdeki çizgiler, yaşanmışlığın kaydıdır. Bir bakışın derinliği, bir tebessümün samimiyeti, çalışmaktan yorulmuş ellerin hikâyesi vardır. Fotoğraf sanatı, bunları görmemizi sağlayabildiği ölçüde kıymet kazanır. “Güzellik Algıları” yarışmasını, bakışlarımızı alışılmış kalıpların dışına davet ettiği için değerli buluyorum.
702 kişinin 1.503 fotoğrafla katıldığı yarışmada dereceye giren, mansiyon alan ve eserleri sergilenmeye layık görülen bütün sanatçılarımızı yürekten tebrik ediyorum. Nazik davetleri ve misafirperverlikleri için KADEM Başkanı Sayın Av. Canan Sarı’ya, Kurumsal İletişim Uzmanı, değerli dostum Rabia Albayrak’a ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.

İzzet Keribar’ın bitmeyen fotoğraf heyecanı
Törenin benim için ayrıca anlamlı bir tarafı, jüri başkanı İzzet Keribar ile yeniden bir araya gelmekti. Bana göre Türkiye’nin yaşayan en önemli fotoğraf sanatçılarından olan Keribar, bugün 90 yaşında. Buna rağmen yeni yerler görme, yeni ışıklar bulma ve yeni kareler çekme heyecanı, insanı daha ilk sohbetinde etkiliyor.
1936 yılında İstanbul’da doğan Keribar’ın fotoğraf yolculuğunda Kore’nin özel bir yeri var. Henüz yirmili yaşlarının başında, 1956’da askerlik için gittiği Kore’de çektiği fotoğraflar, savaşın ardından hayatını yeniden kurmaya çalışan bir ülkenin hafızasına katkı sundu. Genç bir Türk’ün merakı ve dikkati, aradan geçen on yıllar içinde tarihî bir tanıklığa dönüştü.
Şimdi o tanıklık, yeniden çekildiği topraklarla buluşmaya hazırlanıyor. Keribar’ın yaklaşık 70 yıl önce Kore’de çektiği fotoğraflar, 3 Kasım 2026’dan itibaren Seul’deki Savaş Anıtı Müzesi’nde sergilenecek.
Bu serginin taşıdığı anlamı çok önemsiyorum. Bugün 90 yaşındaki bir sanatçının yirmili yaşlarında gördükleri, yeni kuşakların kendi ülkelerinin geçmişine bakmasına imkân verecek. Fotoğraflardaki insanlarla bugünün ziyaretçileri arasında belki aile bağları, belki aynı sokakta yaşamanın ortaklığı, belki de yalnızca insani bir yakınlık kurulacak. Bir deklanşörün sesi kesileli yetmiş yıl olmuşken, kaydettiği hayat konuşmayı sürdürecek.
Türkiye ile Kore arasındaki dostluğun ve kan kardeşliğinin böyle bir sergiyle yeniden hatırlanması, kültür diplomasisinin ne kadar kalıcı olabileceğini de gösteriyor. Ülkeler arasındaki ilişkilerin insani derinliğini bazen bir fotoğraf, uzun konuşmalardan daha kolay anlatır. Birbirimizin geçmişini ve gündelik hayatını tanıdığımızda, aramızdaki mesafeler de anlamını değiştirir.

Anadolu’nun henüz fotoğraflanmamış köşeleri
Geçen yıl Keribar’ın Prag’da çektiği fotoğraflardan oluşan sergisinin açılışına da katılmıştık. Büyükelçi olarak görev yaptığım, sokaklarında nice hatıra biriktirdiğim bir şehri onun objektifinden görmek benim için ayrı bir mutluluktu. Tanıdığımız bir yere iyi bir fotoğrafçının gözüyle bakmak, orayı yeniden keşfetmemizi sağlar. Bir yapının ışığı, bir sokağın ritmi, her gün önünden geçtiğimiz bir ayrıntı birden başka bir anlam kazanır.
KADEM’deki ödül töreninden sonra yaptığımız sohbette ise söz Türkiye’ye geldi. Bugüne kadar 70’in üzerinde ilimizde fotoğraf çekmiş olan Keribar’ın henüz objektifini çevirmediği beş ilimiz üzerine konuştuk: Bingöl, Kırıkkale, Siirt, Yozgat ve Şırnak. Bu illerde de fotoğraf çekebilmesi için birlikte bir proje geliştirdik.
Doğduğum şehir Bingöl ile baba ocağım Siirt’in de bu yolculukta yer alacak olması beni ayrıca heyecanlandırıyor. Bu şehirlerimizin her birinde kayda değer hayatlar, emekler, yüzler ve mekânlar var. Keribar’ın birikimiyle buluşmaları, hem şehirlerimiz hem de ülkemizin görsel hafızası için kıymetli bir kazanım olacaktır.
Bu projenin genç fotoğrafçılarla buluşmalara da vesile olmasını arzu ederim. Doksan yıllık bir ömrün gözlem gücünü, sabrını ve çalışma disiplinini yeni kuşaklarla paylaşmak, ortaya çıkacak fotoğraflar kadar değerli olabilir. Ustalarımızın birikimini yaşarken değerlendirmek ve gelecek kuşaklara aktarmak hepimizin sorumluluğudur.
Gazze’de fotoğrafın tanıklığı
Ara Güler’in bıraktığı İstanbul’a, Coşkun Aral’ın insanlık hâllerine tanıklık eden karelerine, Rauf Denktaş’ın fotoğraf tutkusuna ve İzzet Keribar’ın yetmiş yıl önceki Kore’sinden Anadolu’ya uzanan yolculuğuna bu gözle bakıyorum. Her biri, zamanın elimizden aldığı bir şeyi hafızamızda tutuyor.
Bir gün bugünün de fotoğraflarına bakılacak. O karelerde nasıl bir Türkiye’nin, nasıl insanların, nasıl bir hayatın görüleceği biraz da bugün neye dikkat ettiğimize bağlı.
Fotoğrafın bu tanıklık sorumluluğunu düşünürken Gazze’yi de unutmamalıyız. İsrail’in acımasız soykırım kalkışmasını belgelemek için Gazze’de canlarını tehlikeye atan bütün muhabirlere ve fotoğrafçılara minnet borçluyuz. Onların kaydettiği her kare, yaşananların unutulmamasına ve dünyanın vicdanına ulaşmasına katkı sağlıyor.
Dilerim İzzet Keribar, sağlıkla ve aynı heyecanla daha nice kareler çeker. Biz de onunla birlikte memleketimizin henüz yeterince bakmadığımız köşelerini görmeyi öğreniriz.
Çünkü geriye kalacak fotoğrafların hikâyesini, bugün birlikte yaşıyoruz.

Dr. Egemen Bağış
Büyükelçi, T.C. Devlet ve Avrupa Birliği Eski Bakanı

